Çevirmek ya da çevirmemek, işte bütün mesele bu!

Söyleşiler -

Çevirmek ya da çevirmemek, işte bütün mesele bu!


“Neden bizim de bir günümüz yok” temasıyla yola çıkılan ve “Dünya Çeviri Günü” olarak kutlanan 30 Eylül’ün, aynı zamanda “Çevirmenlerin Azizi” kabul edilen St. Jerome’un (M.S. 347 - 420) ölüm günü olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya bu mübarek ve kutlu zatın öldüğü günde doğan çocuklara genellikle Jerome adı verildiğini ve dile yetenekli olacaklarına inanıldığını? Bütün bunlar, elbette boşuna değil! St. Jerome’un dinler ve çeviri tarihine katkısı sonsuzdur. Örneğin Hz. Jerome’un yaptığı İncil çevirisi, günümüzde halen Vatikan’da okunmakta olan İncil’in Latince versiyonudur. Bu, bugün yaptığınız çevirinin 8 Ağustos 3618 Çarşamba günü halen okunması anlamına gelmektedir! Ne büyük bir başarı ama değil mi?




“Beyin bedava!”
— St. Jerome



20. Yüzyıla kadar olan tarih boyunca çeviri, “sözcük odaklı birebir çeviri” olarak mı yoksa “anlam odaklı serbest çeviri” olarak mı yapılmalı sorusu etrafında şekillendi. Çeviriye ilk yaklaşımlar, çevirinin en basit formu olarak nitelenebilecek “sözcük odaklı birebir çeviri” ile başladı. Bu tartışmanın fitilini halk arasında ‘Çiçero’ olarak bilinen Marcus Tullius Cicero (M.Ö 106 - 43) ateşlemiştir. Antik Yunan’daki konuşmacıların çevirilerini yaptığı De optimo genere oratorum adlı eserinde Cicero, “Ben çevirileri bir tercüman gibi değil de, konuşmacı benmişim gibi yaptım. Bunu yaparken, ortaya attıkları fikirleri ve biçimleri korudum. Böylece konuşmacının genel stilini ve kullandığı dilin kudretini koruyarak, kelimesi kelimesine çeviri yapmadım” demiştir. Tarihte böylece ilk defa, çevirideki hissiyatın kelimelerle değil de yapılan çevirinin taşıdığı anlamla ifade edilebileceği ortaya çıkmıştır.


Biz Türkçede “kelimesi kelimesine” çeviriyi dilimize Fransızcadan geçmiş olan mot á mot terimiyle ifade ederiz. Mot Fransızca’da kelime anlamına gelmektedir ve adından da bir parça anlaşılacağı üzere, bu yöntem kaynak dilin sözcük dizimini birebir koruyarak ve herhangi bir ekleme yapmaksızın her sözcüğün doğrudan hedef dile aktarımını esas alır. Bu çeviri türünün o dönemde tercih edilmesinin başlıca iki sebebi; dilbilimsel ilgi ve araştırmaların fazla gelişkin olmayışı ve kutsal metinlere atfedilen önem sebebiyle bunların sözcük sırasını değiştirmenin doğru bulunmamasıydı. Görüyoruz ki, her zamanki gibi her şey din adamlarının başının altından çıkıyor!




“Valla hakim bey, bizim köyde mot á mot derler.”
— Can Yücel






Kelimesi kelimesine çeviri akımı günümüzde ise dilbilgisi yetersiz kimseler tarafından sıklıkla tercih edilmektedir ve bu da ortaya çok komik manzaralar çıkarmaktadır:


Sözcük odaklı birebir çevirinin yerini anlam odaklı yaklaşımlara bırakmasının önünü açan gelişmelerden ilki, Budistlerin  kutsal metni olan sutraların Çinliler için Sanskrit dilinden çevrilmesi konusuydu. Bu çevirileri yapacak olan çevirmenler, “mümkün olduğunca sadeleştirilmiş, Çin toplumunun kavrayış biçimine uygun, anlaşılır metinler oluşturmak” ile “aslına tamamen sadık, tekrarlar içeren, verilen mesajı doğrudan aktaran fakat okunması çok zor bir çeviri yapmak” arasında ikilemde kalmışlardı. Sözü edilen dönem, aynı zamanda yíyí adı verilen bir tekniğin de ortaya çıkmaya başladığı dönemdir. “Anlamın çevrilmesi” manasına gelen bu terim, aslında bildiğimiz serbest çeviri kavramının atası! O zamanın koşullarında yöntem tam olarak netleşmediğinden, kavrama daha iyi bir karşılık henüz mevcut değildi. zhíyí(düz ve doğrudan çeviri) metodunun tam karşıtı olan bu serbest çeviri tekniğinin bir parça da olsa uygulamaya geçmesini isteyen dönemin lideri Dáo’an, Budist çevirmenlere birkaç maddelik bir liste sunarak bunların yapılmasını talep etmişti. İstenen maddeler söz diziminin Çinceye uygun şekilde düzenlenmesi, metnin edebi yönden şık bir stile kavuşturulması, birbirini tekrar eden kısımların sadeleştirmesi gibi uygulamaları içeriyordu. Aynı zamanda, mevcut mesajı yeni kitleye uygun hale getirme esnasında metnin kutsallığından ödün verilmemesi gerektiği de özellikle vurgulanmıştı. Böylelikle, anlam odaklı çeviri yaklaşımının ilk adımları atılmış oluyordu.


Değişim rüzgarlarını estiren ikinci dönüm noktası ise, Abbasiler’in Yunan eserlerinin Arapçaya tercümesi esnasında gerçekleşmiştir. İlk başta uygun görülen, son derece düz ve birebir çeviri yaparak tüm Yunanca sözcükleri tek tek Arapçaya aktarmayı, Arapça karşılığı bulunmayan sözcükleri ise ödünç alarak dile kazandırmayı gerektiren birebir çeviri uygulaması oldukça başarısız olmuş ve yerini anlama odaklanarak yapılan serbest yaklaşıma bırakmıştır. Bu dönemde Yunanca’dan Arapça’ya ve dolayısıyla Arapça’dan Türkçe’ye birçok kelime girmiştir. Eski dostlarımız Yunanlara bu konuda çok şey borçluyuz, yoksa onlar olmasa “Afyon” - όπιον diye bir şehrimiz olmaz, kelimelerin “etimolojilerini” - έτυμονλογία öğrenemezdik. Bununla da kalmaz hiçbir zaman “Menderes” - μαίανδρος adında bir başbakanımız olmazdı. Tatile “Bodrum’a” - πέτριον gidemez, “Okyanus’ta” Ωκεανός yüzemezdik. Yunanlar olmasaydı yoklukları hayatımızı oldukça zorlaştıracak diğer kelimeler ise aşağıdaki gibidir:


Cins, cinsiyet

γένος

Demokrasi

Δημοκρατία

İncil

αγγελία

Efendi

αυθέντης

Namus

νόμος

İklim

κλίμα

Ahtapot

οκτάπους

Metro, metre

μέτρον

Komedi

κωμωδία

Harita

χάρτης

Burç, burgaz

πύργος

Kiremit

κεραμείδι

Fizik

Φυσική

Ödem

οίδημα

Yunan

Ιωνας

Kimya

χημεία

Felsefe

φίλοςσοφία

Müzik

μουσική

Mendil

μαντηλι

Diktatörlük

δικτατορία

Teknik

τεχνική

Fasulye

φάσηλος

Hidrojen

υδρογόνο

Olimpiyat

Ολυμπιάδα

İksir

ξήριον

Ütopya

0
0
0
0
0
0
0

comment-ollang OLLANG ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın

ollang-avatar

FACEBOOK ÜYELERİ NE DİYOR?