“Çakıl taşı çiğniyor gibi hissediyordum”

Söyleşiler -

Joyce’un “magnum opus”u olan Finneganın Vahı’nın Aylak Adam Yayınları tarafından yayımlanan baskısının çevirmeni Umur Çelikyay metnin çeviri sürecini ve zorluklarını K24’e anlattı...

“Çakıl taşı çiğniyor gibi hissediyordum”

James Joyce’un 17 yıllık yazma serüveninin ardından 1939’da tamamladığı ve çevrilemezliğiyle bilinen Finnegans Wake adlı kitabı, şimdiye kadar Fransızca, Almanca, Japonca, Hollandaca, Korece, Portekizce, Lehçe, Çince ve Yunanca dillerine tercüme edildi. Joyce’un “magnum opus”u olan Finnegans Wake , ülkemizde de iki ayrı çevirmen tarafından iki ayrı yayınevi tarafından yayımlanacak. İlki Aylak Adam etiketiyle raflardaki yerini alan Umur Çelikyay’ın çevirisi (terscümesi). Fuat Sevimay çevirisi ise birkaç ay içinde yayımlanmış olacak. Biz de önce 30 yıldır profesyonel olarak çevirmenlik yapan ama adını Finneganın Vahı çevirisiyle duyduğumuz Umur Çelikyay’la Şairler Kahvesi’nde buluştuk ve kendisiyle bu terscüme macerasını, kelimeleri, dilin sınırlarını, çevirmenliğini, James Joyce’u ve “tuhaf metin” Finneganın Vahı’ndaki tuhaflıkları konuştuk.

Kendinize çevirmen değil de Türkçeleştiren diyorsunuz... Bunu biraz açar mısınız?

Ben çok daha gençken, belki 10-12 yaşlarındayken, Ankara’da Fransız okulunda okurken Latince dersi aldım iki sene. Fransızca hocamız veriyordu Latince dersini de. Latinceyi, çeviri yaparak öğreniyorsun. Grammar Translation Method dedikleri şekilde. Hoca bize, “İki türlü çeviri vardır,” derdi: Birine “thème” deniyordu, tema; ötekine de “version” deniyordu. Latinceden Fransızcaya çeviri yaptığın zaman ona çeviri denmiyordu asla, her zaman “version” deniyordu. Bu hep kafamda kalmış. İşte Kaya (Tokmakçıoğlu – Aylak Adam Yayınları Genel Yayın Yönetmeni) ile oturduğumuz zaman bu işin başına, bunu yapmaya karar verdiğimizde, Kaya bunun için “Bir çeviri denemesi olabilir, bir uyarlama olabilir ancak,” dedi. Ben de öyle düşünüyorum çünkü okurun çok daha büyük bir lüksü var; okur, okuyup geçer, kafasını kaşır, anlamadım der, atlar. Halbuki çevirmen boşverip geçemez; bir şeyi oraya sabitleştirmek zorunda.

Tabii, bir de çevirmen belki on farklı okur gibi davranmak zorunda...

Tabii ki. O zaman ne oluyor, olası yüzlerce anlamı varsa dört tane kelimenin.. çünkü yapıyor adam (James Joyce) bunu. Adam öyle tuhaf şeyler seçmiş ki. Bir gün, sırf denemek için şunu yapacağım: Finnegans Wake’ten bir paragrafı alıp altı yedi olası şekilde çevirip karşılaştırmak amacıyla yanyana koyacağım, bunu denemek istiyorum. Bu bana, Fransız yazar Raymond Queneau’nun küçük, sıradan bir hikâyeyi, 99 biçimde anlattığı Biçem Alıştırmaları adlı kitabını hatırlatıyor.

Ferit Edgü’nün de benzer bir kitabı vardı, Yazmak Eylemi’ydi adı sanırım.

Onu bilmiyorum ama doğrudur. Sonuçta kitabın bir paragrafı için bu yapılabilir. Hangi yönlere gidebileceğini görürsün. Tema seçebilirsin belki, şuna öncelik vereceğim deyip onun üstüne gidebilirsin. Onun için böyle bir olasılıklar silsilesi olunca biz de Türkçeleştirmek olarak yaklaştık.

Bir çeviri alternatifi aslında bu, öyle değil mi?

Bir çeviri uyarlaması, bir çeviri olasılığı aslında.

Peki “terscüme”?

Kaya, Almanca kitaba ben de Fransızcasına bakıyordum sık sık. Sağlama yapmak amacıyla bu kitaplara başvurduk çünkü bazen Kaya’ya, “Ya Kaya, çakıl taşı çiğniyor gibi hissediyorum,”  diyordum. O kadar tuhaf şeyler yazdım ki kendim garipsiyordum. Sonra açıyordum Fransızcasını, bakıyorum adam benden daha fazla uçmuş diyordum, o zaman rahatlıyordum. Almancasında yine bu tercüme-çeviri hikâyesiyle ilgili olarak Kaya daha iyi anlatır tabii, ben Almanca bilmiyorum, benim dilim Fransızca- çok tuhaf bir kelime oyunu vardı Almancasında. Fransızcasında da vardı. Fransızcasında şöyle yazmışlar: Fransızcada çeviri “traduction,” bu “contraduction” demiş. Biz bunu konuşuyorduk Kaya’yla, ben de “Aaa terscüme,” deyip gülmüştüm, öyle kaldı ondan sonra. Sonuçta bunun için yaptığımız da bir terscüme çalışması. Yine Fransızca çevirisinde “traduction” (çeviri) yerine “contraduction” (tersçeviri) ve “intraduction” (içeviri) diyor, bu hem ters çeviri hem de çevrilememe durumunu anlatıyor. Yapılamazı yapmaya çalışmanın bir esprisi de var orada, o yüzden “terscüme” dedik, başka bir sözcük oyunu bulamadım.

Bu bağlamda başarılı bir karşılık olmuş ama.

Bakalım... İnternette [Aylak Adam’ın] basın bültenini kopyalayanlar bazı yerlerde düzeltmişler onu, “s” kaybolmuş, “tercüme” denemesi olarak kalmış.

Buna farklı bir isim koyma çabasını konuşmak istiyorum. Çeviri ya da tercüme demeyelim de terscüme diyelim diyorsunuz ama aslında bu bir çeviri, bunu böyle kabul ediyorsunuz, değil mi? Sonuçta bir metni Türkçenin sınırlarını zorlayarak, kendi dilinize aktarıyorsunuz, yeniden kuruyorsunuz.

Tabii ki. Elbette buna tercüme diyoruz, bazı yerlerde çeviri dedik zaten. Aslında biz kapıyı açık bırakmak istiyoruz, bu yapılacak tek şekli değildir, tek versiyonu değildir, kapı açık kalsın. Başkaları da yapsın. Onun dışında dediğim gibi bazen o kadar eğip bükmüş ki dili, onu dört beş şekilde anlayabiliyorsun, belki bir seri terscüme olabilir, onu vurgulamak istedik ama tabii ki eninde sonunda bu bir çeviridir. Ama olası çevirilerden biridir. Sonuçta oturup bambaşka bir şekilde yazılmadı.

Kaynak metniniz var...

Evet, kaynak metnin bir versiyonuna bir şekilde yorumlanarak sadık kalındı. Ama onun üzerinden uçarak gitmedik. Sen de çeviri öğrencisisin bilirsin, çok tuhaf denemeler vardır. Mesela Charles Baudelaire’in şiirlerinin bir yığın İngilizce çevirisi var, adamlar eğlence için bir şiiri alıp altı yedi farklı şekilde çevirmiş. Aynı şiiri biri düzyazı gibi çevirmiş, biri kafiyeli, biri yeni kelimelerle, biri eski kelimelerle... Bunu yapmanın bir sürü yolu var. Sonuçta aklımdaki de bu.

Metne yavaş yavaş girmek istiyorum..

Tabii, daha önce söylemedim galiba, şunu söyleyebilirim, kendi seçimlerim için, yaptığım, büktüğüm kelimeler dahil olmak üzere, her birisi için hesap vermeye hazırım. Eğer kitabın bir yerini herhangi birisi açıp “Umur, bunu niye böyle yaptın,” diye sorarsa, her şeye cevabım var.

Tüm kararlarınızın gerekçeleri hazır yani?

Hazır çünkü uğraştım. Bazen kendi kendime İngilizce konuşurum ben, o zamanlar “Don’t second guess yourself,” dediğim olmuştur. Bazen metnin içinden geçerken “Ya niye bunu böyle yapmışım,” diyorum, sonra açıyorum metni, açıklamalı sözlüklere bakıyorum, sonra tamam, diyorum. Yine aynı şekilde, aynı düşünce silsilesinden geçip aynı yere varıyordum yani.

Peki metinde ne tür zorluklar var?

Ben bunu yazmaya kalktım, herhalde metinden biraz uzaklaşınca daha rahat yazacağım. Yapmaya çalıştığım bazı şeyler var: Öncelikle yüzeyde görüneni yansıtmaya çalıştım. Bir örnek vereyim. Bölümlerden birinde çok tuhaf bir başlangıç yapıyor yazar. “Who do you no tonigh, lazy and gentleman?” diyor. Burada bir kere, “ladies and gentleman”ı, “lazy and gentleman” yapmış, bu espri daha sonra, başka şekillerde, kılık değiştirerek devam ediyor, onu da hesaba katman lazım. Web’deki gloss’a baktığım zaman, bunun bir karşılama söylemi olduğunu söylüyor: “How do you do tonight, ladies and gentleman?” O şekilde tercüme edebilirdim ama ben gördüğümü tercüme etmek istiyorum, buradaki yamukluğu, büküklüğü yansıtmam lazımdı. Şimdi “Who do you know tonight?” için acaba “Kimi tanıyorsunuz?” mu yazayım? Ama “Who do you no” diyor “know” demiyor, ben de onu, “Kimi tanıyoksunuz?” yaptım ve “lazy and gentleman”ı da “tembeleydi ve centilmen” (s. 195) yaptım. Orada tuttu, çoğu zaman böyle şeyler yaptım. Çünkü görünürdeki tuhaflığı yansıtmam gerekiyordu. Onun dışında bu mümkün olmadığı zaman, eğer bir kelimenin iki anlamı varsa o zaman iki kelimeyi birden kullandım. Kimi zaman kelimeleri birbirine bindirdim, buna akordiyon diyorum. Kaza yapmış araba gibi soktum kelimeleri birbirine. Kimi zaman da yansıtamadık bile.

Örnek verdiğiniz cümleye geri dönelim...

Cümlenin ilk kısmındaki “Kimi tanıyoksunuz buyakında” ifadesinde “tanıyoksunuz”u çok düşündüm. Hani “no”yu da kullanmak istedim ve “tanıyorsunuz” yerine “tanıyoksunuz” dedim ama diğeri “tonigh,” “tonight” değil.

Ben buraya “bu geç” yazmıştım, “bu geçe” yazdım ama sonra “bu yakında” oldu. Bence bunun tuhaflığını ancak böyle yansıtabilirdim. Bilmiyorum, başka yolu da vardır ama.

Elbette vardır, başka çevirmenlerin başka yorumları, başka çözümleri de olabilir. Şu şekli, sizin gerekçelerinizle makul görünüyor...

Bana hep çeviri yaparken not tutmamı söylüyorlardı. Metne hiç çevirmenin notu filan koymadık zaten, ölüm olurdu okur için. Bana hep onu diyorlar, “Neden not tutmadın, insanlar nereden bilecekler?” Ama işte o zaman vaktim olmazdı bunu bitirmeye.

Söyleşinin devamı için: https://t24.com.tr/k24/yazi/umur-celikyay,529 

Söyleşi: Cansu Canseven 

“Çakıl taşı çiğniyor gibi hissediyordum”
0
0
0
0
0
0
0

comment-ollang OLLANG ÜYELERİ NE DİYOR?

Yorum Yazın

ollang-avatar

FACEBOOK ÜYELERİ NE DİYOR?